Zilan Dêrsim

Güncel olarak derin bir kaosun içerisinde bulunan kadının; en eski varlık olarak kendini yeniden yaratmak ve toplumun kurucu öznelliği olarak yaşama anlam kazandırmak gibi kutsal bir görevi vardır.

Bu bağlamda, "yeniden direniş" diyerek yaşama sarılmaktan başka seçeneğimiz kalmıyor. Kadınları baskı ve bağımlılık altında tutan her türlü fikir ve uygulama karşısında net bir tutum almak, taviz vermeden tartışmak ve bunlara karşı radikal bir mücadele yürütmek, bütünsel olarak özgürlüklerin kazanılmasında kaçınılmaz bir koşuldur.

"Yeniden kadın olun!" diyerek dünya kadınlarına çağrıda bulunan Önder Apo, ömrünü kadın kurtuluşuna adamış ve bu gerçeklik üzerinden kadının kurtuluşunun toplumsal bir sosyoloji olduğunu bizlere kavratmıştır.

21’inci yüzyılın çıkmazı olan kriz ve kaos kapsamında; kadın kırımları, tecavüzler, tacizler, faili meçhuller ve doğa talanları aralıksız devam etmektedir. Ortadoğu’nun kaderini tayin etmeye çalışan hegemon güçler, kendi ego tatmini sevdasıyla insanlık dışı uygulamalarını en üst safhaya taşımış durumdadır. Eril sistemin bir kurbanı ve metası konumuna düşürülmek istenen kadının sorunlarına çözüm gücü üretmek ve kurtuluşunu hedeflemek; kadının yaşamı boyunca uğruna mücadele ettiği kilit nokta haline gelmiştir. Çünkü eril devlet sisteminin, kendini kadın sorunu —yani toplum sorunu— üzerinden var ettiği ve bu temelde muazzam bir rant sağladığı bilinmektedir.

OPTİMAL BİR DÖNGÜ YARATILMALI

Bu temelde, tarih boyunca gerçekleştirilen sayısız araştırma, ayaklanma ve direnme girişimi, eril sistemin köklü mekanizmaları karşısında bazen sönük kalmıştır. Kadın, birinci cinsel kırılmadan tutalım yaşadığımız yüzyıla kadar, kendi kurtuluşu için sürekli bir çırpınış ve arayış halindedir. Yaşam ile özdeş olan kadın; bugün tıpkı kültür, dil, etik, hava ve su gibi yok olmanın eşiğine getirilmiştir. Bu çerçevede optimal bir çözümleme ve doğru bir analiz yapamadığımızdan kaynaklıdır ki, yaşamın vazgeçilmezi olan kadını eril devlet canavarının pençesinden tam anlamıyla kurtuluşa ulaştıramıyoruz. Elbette bu konu üzerinde tarihte sayısız kuramsal çalışma yapılmış, devrimler gerçekleştirilmiş, büyük kahramanlıklara imza atılmış olsa da tam anlamıyla sonuç alıcı bir noktaya ulaşılamamıştır. Sözün özü; kadın, kendisi dışında her şey olmuştur.

Peki, bin yıllardır kadını kendi özünden ve kadınlığından uzaklaştıran, onu ayrıklaştıran etkenler ile olgular nelerdir? Buna yol açan güçler bu kadar etkili midir ya da insanüstü yeteneklere mi sahiptir ki kadın bir türlü kendine ait olamamıştır? Bununla beraber, yaşamın her alanında ve her nefesinde neden "kadın" hep bir olumsuzluk nesnesi olarak işlenmektedir? Bu konu üzerine birçok kaynağa, araştırmaya ve değerlendirmeye tanıklık ediyoruz.

Toplumun kök hücresi konumunda olan kadın sorunu —yani yaşamın öz sorunu— elbette güçlü bir kadın dayanışması ve ideolojik bilinç olmadan çözüme kavuşamaz. Bilindiği gibi Önder Apo felsefesinin geliştirdiği kadın ordulaşmasının ve kadın ideolojisinin yegâne amacı; tarihteki kurucu kadın rolünü iade etmek ve köle konumuna indirgenen kadının dirilişini sağlamaktır. Bunları objektif olarak görüyor ve yaşıyoruz.

Pekâlâ, "Özgür kadını yaratmanın yolu ve karakteri nasıl olmalıdır?" sorusu akıllara geliyor. Yol, yöntem ve ilkeler esasen bilinmektedir. Buna tarihsel örnek olarak; Sovyetler Birliği’nde kadınların cinsiyetçi yaklaşımlara karşı savaş cephelerinde aktif yer alması, Kolombiya’da FARC gerillaları arasındaki kadın mücadelesi ve günümüzde somut bir model olarak PKK içerisindeki kadın ordulaşmasının, PAJK’ın, YJA Star’ın ve KJK’nin öncülüğü tüm özgürlükçü toplumların ilham kaynağı haline gelmiştir. Mevcut durumda kadının güçlendiği ve bilinçlendiği açıklığa kavuşmuştur; fakat kadın kırımlarının durdurulması ve kadının kendi özgün doğasına dönmesi için aşılması gereken yapısal engeller mevcuttur. Bunların başında da eril sistemin ideolojik argümanları gelmektedir. İnsanlığın hafızasına kazındığı gibi, kadının da zihnine kazınmak istenen "Kadın, erkeğin/erilin kölesi ve metasıdır" anlayışı, kadının bir türlü kendisi olmasına izin vermemiştir.

Aynı zamanda toplumda üretilen toplumsal cinsiyetçilik algısı, bir bütün olarak kadının kendi özüne dönüşüne ağır bir darbe indirmiştir. Böylece yaşam diyalektik bir bütünlükle değil, parçalı ve kırık bir akışla bugüne kadar gelmiştir. Kısaca özetlemek gerekirse; kadının eril sistemdeki konumunu doğru tahlil ettiğimizde, aradığımız sorunun yanıtını da bulmuş oluruz. Birinci etken olan cinsiyetçi bakış açısı, kadının yaşamda karşılaştığı en köklü sorunların başında gelir. Diğer bir adı gizli ırkçılık olan cinsiyetçilik nedir peki? Bilindiği gibi ister aile kurumunda olsun ister tüm toplumsal kurumlarda, muazzam bir dengesizliğin ve eşitsizliğin kaynağını teşkil eder. Bu da toplumsal düzlemde birçok savaşın ve adaletsizliğin sürüp gitmesine, kök salmasına yol açar. Doğanın özünde hiçbir olgu, cinsiyete dayalı keskin bir iş bölümünü, mülkiyetçi evlilikleri, karı-kocalık ya da evlatlık gibi tahakküm üreten kurumları barındırmaz. Bunların hepsi toplumlara ve kadınlara zorla kabul ettirilmiştir; bu yüzden her biri, birer doğal veri değil, çözümlenmesi ve aşılması gereken egemen medeniyet kurgularıdır.

ANLAYIŞLARA KARŞI ORTAK DUYARLILIK

Toplumsal cinsiyetçiliğe karşı topyekûn bir mücadele yürütülecekse, bu her şeyden önce ortak bir duyarlılığın ve bilincin geliştirilmesini gerektirir. Çünkü kadınların ikincil konumu, görünürde erkeklere sahte bir üstünlük kazandırsa da son tahlilde tüm hiyerarşilerin, milliyetçiliğin ve militarizmin kaynağıdır. Bu tahakküm, kadının ikincil konumunun topluma ve özellikle de kadının kendisine benimsetilmesi üzerinden meşrulaştırılır. Bu durumda tek kaybeden kadın değildir; zenginliği ve otoriteyi elinde tutan bir avuç egemen azınlık dışında tüm toplumdur. Sembolik kültürün ve toplumsal cinsiyetin şekillendirdiği sınıflı yaşamın eşzamanlı yükselişi tesadüf değildir. Her biri; farklılaşmamış, hiyerarşiden uzak doğal yaşamdan köklü bir kopuşu ifade eder. Bu kurumların gelişme ve genişleme mantığı, cisimleştirdikleri gerilim ile eşitsizliklere verdikleri egemen tepkidir; ikisi de diyalektik olarak tarihteki ilk yapay iş bölümüne bağlıdır.

Hangi noktada kaybettiğimizi bulmak ve neden başlangıçta kadın öncülüğüyle yürüyen toplumsal sistemlerin zamanla kadının aleyhine döndüğünü anlamak için tarihi derinliklere inmek gerekir. Bu noktada kadın tarihçiliğinin ve jineolojik (kadın bilimi) bakış açısının gelişmesi hayati önemdedir. Tartışmaya açık bir biçimde sadece eril sistemi değil, önce kendimizi derin bir analize tabi tutarak sorunun esas odak noktasına ulaşmalıyız. Önder Apo’nun "Yeniden Kadın Olun" çağrısında bulunmasının temel sebebi de bu özümüze dönme ihtiyacıdır.

Mevcut sistem sınırları içinde yeniden kendimiz olabilmek, büyük bir titizlik, inanç ve ideolojik netlik gerektirir. Kadının kendisi olabilme deneyimleri, son olarak Önder Apo’nun "Kadın Kurtuluş İdeolojisi ve Projesi" ile kuramsal ve pratik bir sisteme kavuşmuştur. Burada, yürütülen 50 yılı aşkın —yani yarım asırlık— köklü bir mücadele zamanından söz ediyoruz. Bu zaman dilimi içerisinde sayısız gelişmeye imza atılmış, kadının yeniden özgür kimliğine kavuşması için amansız bir mücadele yürütülmüş ve bu uğurda on binlerce dava şehidi verilmiştir. Bu mücadelenin, yegâne çıkışın ve kurtuluşun yolu komünalleşmekten geçmektedir. Yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelen komünal ilkeler içerisinde kadının rolü ve misyonu belirleyicidir. Komünalite, kadına kendisi olabilme imkânı sunan doğal bir yaşam tarzıyken; eril devlet sistemini yenilgiye uğratan, hatta boşa çıkaran toplumsal-ahlaki altyapının da kendisidir.

Sosyalist kişilikten süzülen bu komünal yaşam biçimi; erkek aklı ve devlet mekanizmalarıyla yıllarca karanlıkta bırakılmak istenen Gülistan Doku cinayetinin Rojin Kabaiş’in hesabını soran, bu kırımların önüne geçmek için bent olan ahlaki-politik toplum yapısını inşa etmektedir.

Bununla beraber eril devlet sistemi, var olduğu tarihten bu yana kadın kazanımlarını her zaman kendine en büyük rakip olarak görmüştür. Bundan dolayıdır ki, ahlaki-komünal toplumun var olduğu her zaman ve mekânda burayı hedef alarak, yıkımı için büyük bir uğraş ve saldırganlık içinde olmayı sürdürmüştür. Demokratik ve komünal toplum değerlerini inşa eden Rojavayê Kurdistan’daki YPJ (Kadın Savunma Birlikleri) güçlerinin kazanımları buna en somut örnektir. Yıllar boyunca insanlığın başına musallat olan DAİŞ çetelerinin yenilgiye uğratılmasında YPJ’nin muazzam bir rolü olmuştur. Devletlerin ve küresel güçlerin bir uzantısı olan DAİŞ yapılanmasının tasfiye edilmesi için on binlerce şehit verilmiştir. Bir kadın devrimi olarak adlandırılan Rojava Devrimi’nde kadının iradesi yeniden tarihe yön vermiş, öncülük misyonu dünya halkları arasında büyük bir ilgi görerek evrensel bir model haline gelmiştir. Dünyanın her yerinde sembolleşen YPJ örgütlülüğü, son süreçte yine devletler arası iş birlikleri ve kirli komplolarla hedef alınmakta, varlığı ve statüsü yok sayılmak istenmektedir. Bu durum, eril devlet aklının sınırları içinde kadının adına dahi tahammül edilmediğinin tarihsel bir kanıtıdır.

KADIN DOĞASI GEREĞİ ÖZGÜRLÜKÇÜDÜR

İçerisinde yaşadığımız yüzyıl, bizlere kendimizi yeniden yaratmanın sayısız zeminini ve zorunluluğunu sunmaktadır. Yeniden yaratılmanın yolu; mutlak surette sistemin ve sınıflı toplumun argümanlarından arınmaktan; eşitlikçi, ahlaki ve politik bir toplum çizgisini esas almaktan, sosyalist kişilikten ve özgürlükten geçmektedir. Özgürlükten kastımız bireyci/liberal bir özgürlük değil, toplumsal özgürlüktür. Bu özgürlük doğası gereği; sevgiyi, saygıyı, hoşgörüyü, empatiyi, direnişi, kolektif mücadeleyi ve yaratıcılığı emreder. Kadın bilinci, sınıflı toplumların ezdiği bu doğal toplumsal özellikleri tekrar kazanma ve özgür bir insan olarak bunu yaşama eylemidir. Kadın doğasındaki toplumsallık ve özgürlük ilkesi, kadının yeniden kendine ait olmasındaki başat ve sürükleyici roldür.