NASIL YAŞAMALI?
Hakikat arayışımıza başladığımızda karşımıza çıkan ve bizi kendimizle yüzleştiren ilk soru, "Nasıl yaşamalı?" sorusudur.
Nasıl yaşayacağına karar vermek, her şeyden önce egemen sistem tarafından sana verili olanı radikal bir biçimde reddetmekle başlar. Bizler açısından verili olan; köleleştirilmiş, yenilgiye uğratılmış ve iradesizleştirilmiş bir gerçekliktir. Egemen sistemin payımıza düşürdüğü şey her zaman başarısızlık, boyun eğme ve umutsuzluk olmuştur; toplumsal olarak ve en çok da biz kadınlar olarak... Bu yüzden "Nasıl yaşamalı?" sorusu, sıradan bir arayışın çok ötesinde hayati bir öneme sahiptir. Bu soruya doğru ve devrimci bir cevap verildiğinde, artık eski tarzda, eski kalıplarda ve eski kişilik sınırlarında yaşamak imkânsız hale gelir.
"Nasıl yaşamalı?" sorusunun bizdeki tek ve mutlak cevabı; yaşarken yalnızca zafere odaklanmak, her pratikte başarıyı kesin hedef haline getirmektir. Severken yüceleşmek, basit yaşamın girdaplarına kapılmamak ve asla sıradanlaşmamaktır. Düşünce gücüyle beslenerek yol almak; ne yaptığını bilerek, özgürlük sözüne sadık kalarak nefes almaktır. Söz konusu olan PKK’de nasıl yaşanacağı olduğunda ise bu soru çok daha sarsıcı bir bilinci gerektirir. Bir PKK militanı için doğru yaşamın karşılığı; umudun bile umudu olmayı başarabilmek ve ölümü felsefeyle öldürebilecek kadar yaşama kopmaz bağlarla bağlı kalmaktır.
Amed Zindanları’nın vahşet saçan, umutsuzluğu dayatan o karanlık koşullarında yaşama ölümüne bağlı kalanların; Mazlumların, Kemallerin, Hayrilerin, Akiflerin ve Alilerin çizgisinde yürümektir bu yaşam. Zîlanlar, Zekiyeler, Rahşanlar, Ronahîler ve Bermaller gibi kendilerini birer alev topuna dönüştürerek yaşamı kendi küllerinden yeniden yaratanlar, bize nasıl yaşanması gerektiğini tereddütsüzce gösterdiler. Ben de "Nasıl yaşamalı?" sorusunu kalbime ve bilincime ilk sorduğumda, tek bir yanıt buldum: "İşte onlar gibi yaşamalı!" Onlar gibi görkemli bir direnişle yaşamalı, onlar gibi kendini küllerinden yeniden var ederek yaşamalı, onlar gibi amansızca savaşarak yaşamalı...
Beni bu özgür ve kutsal dağlara getiren yegâne güç, işte bu "Nasıl yaşamalı?" sorusu oldu. Sistemin dayattığı o kölece tarzı ve onursuz yaşamı kabul etmeyeceğimi haykırdım. Özgürce, onurluca; iyinin, güzelin ve doğrunun izinde yürümeliyim dedim. O an, tüm ihtişamı, rahmeti ve heybetiyle karşımda duran özgür dağlara çevirdim yüzümü. Bizi zalimlerin gazabından koruyan, bağrına basan sığınak dağlarımıza geldim. Bir halaya durmuş gibi ardı sıra dizilen zirvelerimizin o asil halayına ben de dahil oldum. Bir ananın şefkatli kucağını andıran derin vadilerinde günler ve geceler boyu huzurla yürüdüm. Yıldızlı gökyüzünün altında, ömrümün en tatlı uykularına daldım. Zirvelerinde özgürlük ateşlerinin yakıldığı dağlarda, yoldaşlarımla birlikte avazım çıktığı kadar devrim türküleri, kılamlar söyledim.
Ve günü geldiğinde, o kutsal ve doğru yaşamı yok etmek isteyen sömürgeci güruha karşı mavzerimden amansız bir öfke kusturdum. Yıldızlı gökyüzümüzü karanlığa boğmak isteyenlerin karşısında çelikten bir iradeyle durdum. Gökte parlayan o şehadet yıldızlarımız kadar parlak olamasam da, hiç değilse onlardan biri olabilmek adına amansızca mücadele ettim, dövüştüm. Kendimle, içimdeki geri yanlarımla, düşmanımla ve doğru yaşamın karşısında duran her türlü zihniyetle savaştım. Seçtiğim tek bir yol vardı: Tarih yazmak... Tüm çabam, kavgam ve mücadelem; tarihin o altın anında yer alabilmek, hakiki insana ulaşmak ve insanca bir yaşamın sahibi olabilmekti. Ölçülerim, bu kutsal yolun belirlediği çizgide olmalıydı. Kabul ve reddedişlerim bu devrimci ölçülerle şekillenmeliydi. Gittiğim her alanda, bastığım her patikada bu ölçülerin amansız takipçisi oldum.
Dağlar, doğru ve özgür yaşamak isteyen her insan için sonsuz fırsatlarla doluydu. Sistem tarafından sana verili olanı aşmak için burada her zaman bir şansın daha olurdu. Önderliğin de belirttiği gibi, bu sonu gelmeyen soylu bir romandı. Ve ben bu sonsuzluğun içinde yaşayacak kadar şanslı, gururlu olanlardandım. PKK’nin o asil yaşamına dahil olmak; benim için doğru yaşamak, hakikate ulaşmak ve sonsuzlaşmaktı.
Size Dağlardaki Sesleri Anlatabilir miyim?
Siz dağda yağan karı gördünüz mü hiç? Eğer bir dağ zirvesinde karın yağışına tanıklık etmemişseniz, yaşamınızda çok büyük bir renk, çok büyük bir anlam eksik kalmış demektir. Çünkü dağda kar bambaşka yağar. Dağda yağan kar, dünyanın başka hiçbir yerinde yağan kara benzemez. Dağdaki karın kristalleri bile bir başkadır; rengi farklıdır, sesi farklıdır...
Yanlış duymadınız; dağda yağan karın kendine has, muazzam bir sesi vardır. Ve bu sesi ilk kez duyanlar şaşkınlıktan ürperirler. Ama o sesi kalbiyle dinlemeyi öğrenirlerse eğer, o ses onlara en patikasız yollarda bir kılavuz olur. En yoğun tipide, göz gözü görmez fırtınada bile onlarla fısıldaşarak yollarını aydınlatır. Eğer siz karın o asil sesini henüz duymamışsanız, dünyanın en dahi müzisyeni bile olsanız, bestelediğiniz notalardan biri mutlaka eksik demektir. Çünkü dağdaki karın sesi, müziğin o gizemli dokuzuncu notasıdır. Ve onu bugüne kadar yeryüzünde çok az insan duyabilmiştir.
Ben dün gece dışarı çıktım ve işte o büyülü dokuzuncu notayı dinledim. Lapa lapa, sessizce yağan karı manganın kapı eşiğinde izleyerek gecenin o derin ıssızlığına kulak verdim. Önce hafifçe ürperdim; ardından tarifi imkânsız, muazzam bir duygu yoğunluğu yaşadım. Issızlığın sesini duyanlar, belki biraz da olsa o ezgiyi tanırlar. Fakat bu tam olarak ıssızlık da değildi; çok daha farklı, mistik bir sesti. İnsanın yüreğine inceden inceye işleyen, ardından dalga dalga yükselen bir armoni... Kar kristallerinin toprakla buluşurken çıkardığı o hafif çıtırtının gökyüzüne çarpıp geri dönmesi ve gecenin ıssızlığıyla birleşmesi; en dahi orkestralardan bile daha yoğun, daha muazzam bir müzikal şölen yaratıyor dağlarda.
Bu sesleri her duyduğumda, içimden "Keşke bir şair olsaydım" diyorum. O zaman en kuytuda, en ıssızda kalan o yalnız kar tanesinin bile sesi olurdum; doğadaki o muazzam devinimin, sonsuz hareketin sesini nakşederdim mısralara. Karın sesi insanın yüreğinde notalara döküldüğünde ortaya müthiş bir ahenk çıkıyor. O gizemli sesi duyan bir gerilla, muhakkak eline kalemi alıp o anı ölümsüzleştirmek ister. Ben de öyle yaptım; o hisle günlüğüme koştum. Karın sesini anlatmak, kelimelerle resmetmek istedim. Ama biliyorum ki ne yapsam yetersiz kaldı. Belki de rengarenk boyalarla devasa bir tuvale resim yapmak gerekirdi; ya da doğanın bu sesinden bir beste yaratmalıydım. Kalemimden akan mürekkebin beyaz kâğıt üzerinde bıraktığı bu kuru semboller, böylesi bir duygu fırtınasını tam olarak anlatabilir mi? Kim bilir, belki de duyguların da kendine has bir rengi, bir sesi vardır. Örneğin; "sevgi" denilen o muazzam olgu, şu kâğıda karaladığım beş harften mi ibarettir? Ya da boş bir kâğıda çizeceğim pembe bir kalp figürü sevgiyi tam olarak yansıtabilir mi? Bir aşk şarkısındaki sınırlı notalar, hakiki aşkın o sonsuz derinliğini tanımlayabilir mi?
Gördüğün gibi hisler ne yazıya, ne renge, ne de sese sığar. İnsan gözüyle görebildiklerini ve kalbiyle hissedebildiklerini anlatma konusunda her zaman sınırlıdır. Ne kelimeler ne renkler ne de notalar yetmiyor hakikati bütünüyle haykırmaya. Örneğin, biz gerilla yaşamını tüm o felsefi ve pratik yoğunluğuyla dışarıya anlatabilir miyiz? Bu karlı, dondurucu kış gecesinde, Kurê Jaro zirvelerinde bir kadın gerilla grubu olarak yaşamanın asil anlamını anlatmaya çalışsam kelimelerim buna yetebilir mi acaba? Sadece bugünümüzden bahsetsem bile kelimeler, renkler ve notalar bu muazzam yaşamın ne kadarını yansıtabilir ki?
Desem ki: "Sabahın ilk ışıklarıyla, yoldaşça bir 'Rojbaş' sesiyle uyandık. Birbirimizin saçlarını ördüğümüz o kutsal sabah ritüelinin ardından, neşeyle kahvaltıyı hazırlamaya koyulduk. Herkesin bir ucundan tuttuğu, genelde tek bir çeşitten oluşan gerilla kahvaltımızı yaptık ve hemen ardından eğitim pozisyonumuzu aldık. Sonrasında günün nöbetçi subayı yoldaş bize bugünkü programı aktardı: 'Sabah Kürdistan Tarihi dersi görülecek, öğleden sonra ise kar toplama faaliyetimiz var' denildi."
Şimdi dağ yaşamını bilmeyen birine "kar toplamayı" nasıl anlatabilirim ki? Başkaları karı gördüğünde en kalın giysilerine bürünüp sıcak sobalarının kenarına kıvrılırken, biz gerillaların kar toplama faaliyetine çıkması dışarıdan bakan biri için ne ifade ederdi? Biz bu amansız zirvelerde nasıl yaşarız, neden kar toplarız? Şöyle bir giriş yapsam gerçeğin hakkını vermiş olur muyum: Kar demek, bizim için kavurucu yaz mevsimine hazırlık demek; çünkü biz zirvelerdeyiz, tepe gücüyüz. Bol bol kar biriktirmek, yazın bol su demek. Ve bir tepe gücü için su, yaşamla eşdeğer en stratejik kaynaktır. Su olmazsa, amansız zorluklar baş gösterir. Bizler her koşulda direnebilen, yaşamı devrimci iradesiyle güzelleştiren bir gücüz. Açlık da susuzluk da bizim için aşılmayacak sorunlar değildir; aslolan iradedir, inançtır.
Fakat kendini körü körüne zorluklara mahkûm etmek de gerilla tarzı değildir, marifet sayılmaz. İşte bu yüzden kar yağışı kimileri için sadece romantik bir doğa olayıyken, biz gerillalar için hem derin bir romantizm hem de yaşamsal bir görevdir. Ne zaman kar yağmaya başlasa hepimiz tatlı bir telaşla hesaplamalar yapmaya başlarız. Acaba kaç metre kar düşecek, ne kadar süre yerde kalacak, karı mağaralara ve depolara taşımanın en uygun zamanı ne zamandır diye birbirimize sorar dururuz. Her kafadan bir tahmin yükselir: "Karın yağış biçimine bakılırsa, bu yıl dağlarımıza epey kar düşecek" denilir.
Bir yandan lapa lapa kar yağarken, diğer yandan manganın içinde eğitim faaliyetimiz tüm derinliğiyle sürüyor. Üç kıştır bu zorlu tepedeyim; geriye dönüp düşünüyor ve görüyorum ki ne çok şey öğrenmişim. Karın sesini duymaktan, en zorlu yaşamsal ihtiyaçlarımızı kolektif bir emekle karşılamaya ve zihnimi ideolojik olarak eğitmeye kadar ne muazzam değerler biriktirmişim yaşama dair.
Bugün Kürdistan Tarihi dersimizi tamamladık. Bu dersi her zaman büyük bir pür dikkat ve ilgiyle takip ediyordum. Her konu başlığında, tarihin derinliklerine indikçe kendimi daha fazla sorguluyorum. İlk başlarda, bunca yaşanmış katliamdan, talandan, işkenceden, buna karşın yükselen o asil direnişlerden, isyanlardan ve serhildanlardan nasıl olup da bu denli habersiz yaşayabildiğimi düşündükçe, bir Kürt olarak kendime çok kızıyordum. Ders ilerledikçe ve Kürt halkının maruz kaldığı o vahşi, sömürgeci katliamlar tarihi gözlerimizin önüne serildikçe düşmana karşı öfkem dağlar gibi büyüyordu. Ve dönüp kendi kişiliğime bakıyordum; o düşmanın gerici, köleleştirici sisteminden içimde ne kadar iz taşımışım diye süzüyordum kendimi. Bu kez kendime öfkeleniyordum. Kızıyordum, sorguluyordum, çözümlüyordum ve her şeye tam adını koyuyordum. Kendime yüklendikçe yükleniyordum; çünkü bu sancının, kendimi küllerimden yaratacağım özlü bir dönüşüme vesile olmasını amaçlıyordum.
Tarihimizle her yüzleştiğimde, kendime "Sadece bir savaşçı değil, tam bir amaç insanı olmalısın" diyordum. Kendime hedef olarak "Amargi"yi (özgürlüğe, anaya, köklere dönüşü) seçmiştim. Çünkü kendi özüne dönmeden, ne kadar çabalarsan çabala düşmanı alt etmek bir yana, bu topraklarda var olmak bile mümkün olamazdı. Öze dönmeliydim; anaya, tanrıça kültürüne ve doğaya dönmeliydim. Öz irade, öz güç, öz yönetim ve öz güven; işte özgürlüğün gerçek tanımı buydu. Tüm bu kutsal kavramlar, tarihimizi öğrendikçe bilincime ve ruhuma nehirler gibi akmaya başlıyordu.
Ve dışarıda hala sessizce kar yağıyor... O gizemli karın sesinde, kim bilir şimdi dağların hangi patikasında bir gerilla grubu yönünü buluyor, zafere yürüyor. Bizi, yaşamımızı ve bu kutsal kavgayı anlatmaya sözcükler ne kadar yetti bilmiyorum; ama bu karlı kış gecesinde günlüğüme şimdilik derin bir yoldaşlıkla "İyi geceler" diyorum artık.


